Hüseyin’in hikâyesi

06/02/2011
// ZEYNEP ALPAR (
Arşivi)
Hüseyin Edemir, ODTÜ ile Almanya’daki Humboldt Üniversitesi’nin ortak yüksek lisans programında karşılaştırmalı sosyal bilimler öğrencisiydi, ta ki bir gün…
Düşünün ki, kendisi ve herkes için güzel bir gelecek hayal eden genç bir insansınız. Yaşadığınız yerdeki sorunlar sizi ilgilendiriyor, doğru bulduğunuz yürüyüşlere, kitlesel gösterilere katılmışsınız (ama şiddet içeren eylemler değil bunlar). Güçlükle okumuşsunuz, çalışarak, burslarla ODTÜ’nün tarih bölümünü bitirmişsiniz, şimdi ODTÜ ile Almanya’daki Humboldt Üniversitesi’nin ortak yüksek lisans programında karşılaştırmalı sosyal bilimler öğrencisisiniz. Gelecek yıl Berlin’de okuyacaksınız. Eğer bursunuzun kesileceği bir durum olmazsa. Ki niye olsun, değil mi? Bir sevdiğiniz var, adı Sevgi, sözlenmişsiniz, nişanınız yapılacak bugün! İstanbul’a gelmişsiniz nişan için. Sonra kendi mahallenizde, sizi belki de çocukluğunuzdan tanıyan bir polis, iş olsun diye bir kimlik kontrolü yapıyor, GBT’ye bakıyor. Meğerse size açılmış bir dava varmış! Bir sol örgüte üye olmaktan yargılanıyormuşsunuz yıllardır!
F Tipi’nden mektup var
Benim anlamadığım, adın adresin belli, yıllardır bu devletin üniversitelerine kayıt yaptırmışsın, yurtta kalmışsın. İstediği zaman en ufak işi için seni bulabilen devletin bu kadar elinin altındaymışsın, nasıl olmuş da seni bulup mahkemeye çıkaramamış? Çıkmayacağından değil, bilsen giderdin, ama şimdi sanki yıllardır mahkemeden sen kaçmışsın gibi, aman tekrar kaçmasın, pat, gözaltındasın! Yetmedi, tutuklu yargılanmana karar veriyor savcı. Tutukluluk bir “tedbir”dir değil mi, kaçmayasın diye…
Bütün bunlar, Hüseyin Edemir’in 31 Ocak 2010’dan beri yaşadıkları. Hüseyin’i ilk mahkemede tahliye edeceklerinden biz çok emindik. İlk mahkemenin tarihinin 15 Nisan 2010 olmasına kızdık, hukukun ataleti arkadaşımızın ömründen vakit çalıyor diye. Avukatı yüzde 90 tahliye olacağını söylerken, tutuklu yargılamanın devamına, bir sonraki mahkeme tarihi sekizinci ayın… Bunu duyunca o izbe mahkeme koridorunda Sevgi’nin bayılıp nasıl yere yığıldığını, iyi ki görmediniz. Bu da yetmedi, Ağustos’taki mahkeme yine bırakmadı Hüseyin’i. Hem de bir sonraki tarihi ne zamana verdiler? 8 Şubat 2011!
Hüseyin “tutuklu” “yargılanıyor.” Kendisinin de mektuplarında yazdığı gibi, bu bir “tedbir” değil artık, “ceza” olarak yargılanıyor Hüseyin! Ortada suç yok, ceza var. Onu “örgüt üyeliği” ile suçluyorlar (bir örgütle şöyle şöyle yasadışı eylemlere katılmış filan diye bir suçlama yok, sadece “üye olmaktan” dolayı içeride). Bu iddia da, öncelikle 12 yıl önce Hollanda ve Belçika’da ele geçirildiği iddia edilen “belge”lere dayanıyor. Bu belgeleri henüz görebilmiş değiliz. Avukatı talep etti, bakalım bulup getirebilecekler mi belgeleri? İkincisi, 11 yıl önce Gençlik diye yasal bir derginin bürolarına yapılan “baskın”da (yasal bir derginin bürosunu niye basıyor acaba devletimiz?) “ele geçirilmiş” birtakım belgeler varmış. Bunlar da bilgisayar çıktısı bir şeyler ve üzerinde bol miktarda tahrifat yapıldığını biliyoruz, “baskın”ın, “arama”nın usulsüz yapıldığını biliyoruz. Daha önce bunlara dayanarak başka insanlara açılan davalarda her iki belgenin geçersizliği mahkemelerde defalarca kanıtlanmış. Savcının iddiasına göre, bu belgelerde Hüseyin örgüte katılmak istediğini söylüyormuş. Bu kadar işte, hepsi bu. Hani Hüseyin hakikaten bir suç işlemiş, bir şeyler yapmış olsa, on yıldır, bu çürük şeylerden başka hiçbir delil çıkmaz mı aleyhinde? Besbelli ki sonunda ona ceza vermenin bir gerekçesini bulamayacaklar ve beraat edecek. Peki bunca zamanı içeride geçtikten, hayatıyla ilgili dişiyle tırnağıyla kazandığı şeyleri kaybettikten sonra, bu yaşadıklarının hesabını kim, nasıl verecek?
F Tipi Hapishaneden son gönderdiği mektupta şöyle yazmış Hüseyin: “Nereden başlasam, nasıl anlatsam diye düşünüyorum, bir cevap bulamıyorum. Hatta kendi kendime ‘Anlatsam ne olacak’ diyorum. İşin kötüsü de bu. Çünkü bu ‘kapana kısılmış fare’ psikolojisidir, çırpınsa ne olacak, acı içinde inleyip bağırsa ne değişecek! Söz konusu fare bensem o kapanda duramam, durmuyorum. Aslında çırpınıp bağırıyorum. Bağırırken sesim çıkıyor mu yoksa zulüm sağanağında eriyip gidiyor mu, onu bilmiyorum. F tipi duvarları arasında, telleri altında yaşayıp da susmak imkânsızdır. Susamam. Susmak, kendime yapacağım büyük bir haksızlık olur. Sesimi duyar mısınız yoksa gündelik yaşamınız içinde yok mu olur ya da uzayıp giden tartışmalarınız içinde kısacık bir yer bulabilir mi, onu da bilmiyorum. Ama ben bağırmaya devam ediyorum.
Şimdi tam zamanı
Yaklaşık bir yıldır tutukluyum. Daha bir yıl dolmadan üç farklı hapishane gördüm: Metris Hapishanesi, Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Hapishanesi ve son olarak Tekirdağ’dan zorla / kaçırılarak getirildiğim Edirne F Tipi Hapishanesi. Evet, kaçırıldım. Yani yanlış duymadınız. 31 Aralık 2010 tarihinde, yeni yıla girmeye hazırlanırken bir grup gardiyan hücreye girip beni bir eşya gibi taşıyarak / sürükleyerek ringe attılar. Bana sormamışlardı, haber vermemişlerdi. Ben sorunca da cevap vermediler. Böyle bir uygulamayı insan vicdanına sığdırmak mümkün mü? Hani yeni yıl ya, ‘ileri demokrasiye’ de geçmişiz, böyle bir hediyeyi kim bekler ki?
Bununla yetinmeyen Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Hapishane idaresi kaldığım süre içinde defalarca dilekçelerimi, mektuplarımı yok etmekte hiçbir mahsur görmemiştir. Aklınıza gelebilecek her türlü temel ve insani gerekçeler bir işkence aracına dönüştürülerek hiçbir kural ve sınır tanınmadan uygulandı, uygulanmaya devam da ediyor. Detayına girmediğim, sizlerin tasavvur dahi edemeyeceği onlarca uygulamaya maruz kaldım.
Evet, biliyorum hapishaneler müze oluyor, insanlık onuru adına ziyarete açılıyor. O dönemin koşulları ve tutsakları yeniden ‘keşfediliyor’. Ama mevcut hapishanelere nedense pek az ilgi gösteriliyor. Ya da hiçbir kimse dönüp de günümüz hapishanelerine bakmıyor, bizleri görmüyor. Belki de görmezden geliniyoruz, ne dersiniz? Bu toplumun aydınlarının, sanatçılarının, yazar-çizerlerinin, bilim insanlarının beni görebilmesi için F Tipi’nde fotoğraflarımın bulunduğu müzeleştirilmiş hücrelerde hatırlanmak istemiyorum. Şimdi tam zamanı. Ben, o hücrelerdeki etten-kemikten canlı bir insanken hatırlanmak istiyorum. Zulüm sağanağında adaleti arıyorum, göreniniz oldu mu?”
İçeride Hüseyin gibi öyle çok insan var ki. Kendinizin ya da bir yakınınızın başına gelmeyince aklınızda pek yer etmiyor belki. Ama gerçekten, Hüseyin’in yerinde siz de olabilirdiniz; sevdiğiniz, oğlunuz, kardeşiniz, komşunuz da olabilirdi. Kim olursa olsun böyle bir haksızlığı yaşamamalı diyorsanız, bu devlet böyle şeyler yapmamalı diyorsanız, Hüseyin Edemir’in 8 Şubat 2011 Salı günü saat 10’da, Beşiktaş’taki İstanbul “Ağır Ceza” Mahkemesi’ndeki duruşmasına sizi de bekliyoruz.
(http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=EklerDetay&ArticleID=1039214&Date=10.02.2011&CategoryID=42)